Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe:
Hz. OSMAN
Hz. Osman,
Müslüman olmadan önce ticâretle uğraşırdı.
Zengin bir tüccârdı. Cemiyette, sevilen,
sayılan bir kimseydi. İ’tibârı yüksek idi.
Hz. Ebû Bekir’in de arkadaşı, yakın dostu
idi. Önemli işlerinde ona danışır, onun
fikrini alırdı. Câhiliye devrinin
pisliklerine bulaşmadı.
Peygamber kızı olsa gerek
Müslüman olmasını şöyle anlatır:
Benim firâset sahibi olan bir teyzem vardı.
Hastalandığında ziyâretine gitmiştim. Bana
dedi ki:
- Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin
ki, ne o senden önce bir erkek görmüş
olacak, ne de sen ondan önce bir kadın
görmüş olacaksın. Bu kız çok güzel olup,
sâliha biridir. Ayrıca bu kız, Peygamber
kızı olsa gerek.
Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim.
Çünkü, peygamber olarak bildiğim kimse
yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken,
teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da
biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi.
Benim hayretler içinde kendisine baktığımı
görünce konuşmasına şöyle devam etti:
- Merak etme, O kimseye cenâb-ı Haktan vahiy
gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük
çekmiyeceksin!
- Ey teyzem, hep sır olan şeyler
söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun.
Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar.
- Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği
bildirildi. Artık halkı hak dîne da’vete
başladı. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun
dînine girer kurtulursun. O’nun dîni, bütün
âlemi aydınlatacaktır.
Bu mes’ele benim zihnimi çok meşgûl etmeye
başladı. Her önemli mes’elede fikrini
aldığım, Hz. Ebû Bekir’e koştum. Teyzemin
söylediklerini kendisine aynen bildirdim.
Bana dedi ki:
- Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman, sen
akıllı adamsın. Hiç görmiyen, işitmiyen,
fayda veya zarar veremiyen şeye nasıl
tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabûl edilir?
- Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun. Ben de bu
mantıksızlığın farkındayım. Fakat çâre
bulamamıştım.
- Merak etme, artık bize hak yolu gösteren
zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna
inandım, îmân ettim. Gel seni de huzûruna
götüreyim, sen de îmân et!
Cennete da'vet eder
Beraberce Resûlullahın huzûruna vardık. Bana
buyurdu ki:
- Yâ Osman, Hak teâlâ seni Cennete
misâfirliğe da’vet eder. Sen de bu da’veti
kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet
rehberi olarak gönderildim.
Resûlullahın, güleryüzle gâyet samîmî bir
şekilde yaptığı bu da’vet üzerine, hemen
büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip,
Müslüman oldum.
Daha sonra Resûlullaha, Şam’a gittiğimde
gördüğüm rü’yâyı anlattım. Rü’yâmda, “Ey
insanlar, uyanın! Ahmed Mekke’de zuhûr etti”
diye nidâ işitmiştim. Sonra da Mekke’ye
gelince de, teyzem bana Resûlullah
efendimizden haber vermişti.
Hz. Osman, çok cömert idi. İyilik yapmayı,
muhtaç kimselerin ihtiyaçlarını görmeyi çok
severdi. Güzel hâllerinden dolayı,
Resûlullah efendimiz kendisini çok severdi.
Peygamber efendimiz, Eshâbının ileri
gelenlerinden çoğunun bulunduğu bir
toplantıda, sohbet buyururken:
- Herkes dostunun yanına varsın,
buyurdu.
Sen benim sevdiğimsin
Herkes sevdiği arkadaşının yanına gitti.
Peygamber efendimiz de, Hz. Osman’ı yanına
alıp buyurdu ki:
- Sen, dünyada ve âhırette benim
sevdiğimsin.
Hz. Âişe anlatır:
Resûlullah efendimiz, bir gün istirahat
ediyordu. Bu sırada Hz. Ebû Bekir içeri
girmek için izin istedi.
İzin verilip içeri girdi. Resûlullah hiç
hâlini değiştirmedi. Sonra, Hz. Ömer izin
alıp içeri girdi. Yine hâlini değiştirmedi.
Uzanmış vaziyette iken onlarla sohbet
ettiler.
Daha sonra, Hz. Osman kapıya gelip içeri
girmek için izin istedi. Peygamber efendimiz
oturdular. Hz. Osman’ı bu şekilde kabûl
ettiler.
Hepsi gittikten sonra sordum:
- Babam Ebû Bekir ve Hz. Ömer içeri
girdiklerinde hiç hâlinizi bozmadınız. Fakat
Hz. Osman içeri girince, oturdunuz. Bunun
sebebi nedir?
- Meleklerin hayâ ettikleri bir
kimseden ben nasıl hayâ etmem.
İbni Mes’ûd hazretleri anlatır:
Bir gün gazâda, Resûlullah ile beraberdim.
Yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeydi.
Resûl-i ekrem bu hâle vâkıf olunca buyurdu
ki:
- Allahü teâlâ size, güneş batmadan
rızık gönderecektir.
Hz. Osman bu sözü işitince, “Resûl-i ekremin
her sözü muhakkak doğru çıkar” diye düşünüp,
yiyecek bulmaya çalıştı. Bu rızkın gelmesine
sebep olmak ve Resûlullahı memnûn etmek
istiyordu.
Bunlar nedir?
Bir yerde dört deve yükü yiyecek buldu. Bunu
yüksek fiyatla satın alıp, Resûlullahın
huzûruna getirdi. Peygamber efendimiz Hz.
Osman’a sordu:
- Yâ Osman! Bunlar, nedir?
- Osman’dan Allahü teâlânın Resûlüne
hediyedir.
Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden
yerine gelince, mü’minler sevindiler,
münâfıklar mahzûn oldular. Server-i âlem
hazretleri mübârek ellerini açıp, şöyle duâ
ettiler:
- Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver.
Hz. Osman muhtaç olanlara bol bol yemek
yedirirdi. Fakat kendisi evde sirke ve
zeytinyağı yerdi. Yola giderken, devesinin
arkasına kölesini de alırdı. Peygamber
efendimiz şöyle duâ buyurmuştur:
- Yâ Rabbî! Osman’ın geçmiş ve
gelecek gizli, âşikâr bütün günâhlarını
affet.
Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri
zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan
başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir
Yahûdîye âit idi.
Yahûdî, Müslümanları zor durumda bırakmak
için, kuyudan her zaman su vermiyordu.
Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla
sattığı için herkes alamıyor, fakir
Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı.
Cenneti müjdeliyordu
Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe
üzülüyordu. Kuyuyu satın alıp, Müslümanlara
sebil edecek kimsenin, Cennette karşılığını
kat kat alacağını müjdeliyor, açıkça Cenneti
va’dediyorlardı. Bu müjdeyi işiten Hz.
Osman, hemen Yahûdînin yanına varıp,
pazarlığa başladı.
Yahûdî, Müslümanların mecbûren bu kuyuyu
satın alacaklarını bildiği için, ödenmesi
mümkün olmayan bir fiyat istedi. Bu duruma
Hz. Osman çok üzüldü. Fakat ne yapıp yapıp
bu kuyuyu satın alarak Resûlullahı memnun
etmek istiyordu. Yahûdîye dedi ki:
- Senin dediğin fiyatla bu kuyuyu ben satın
alamam. Sana bir teklîfim var. Gel seninle
beraber ortaklaşa bu kuyuyu işletelim.
Böylece kuyu elinden çıkmamış olur. Kuyunun
yarı hissesini bana sat. Birgün sen, birgün
ben kuyuyu işletelim.
Yahûdî, işin neticesinin nereye varacağını
anlayamadı. Teklîf çok hoşuna gitti. On iki
bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi.
Kuyunun başında bir gün Yahûdî, diğer gün Hz.
Osman durup, su veriyorlardı. Yahûdî yine
yüksek fiyatla suyu satıyor, Hz. Osman ise
bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra
Hz. Osman’a geldiği vakit, o günün
ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün
ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı.
Dolayısıyla ertesi gün Yahûdîye gelen
olmuyordu.Yahûdî oyuna geldiğini anladı.
Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip,
kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hz.
Osman’a satmak istedi. Fakat Hz. Osman kabûl
etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha
aşağı bir fiyat teklîf etti. Hz. Osman yine
kabûl etmedi. Biliyordu ki, Yahûdî mecbûren
bu kuyuyu satacaktı. Çünkü başka çâresi
yoktu. Daha sonra Yahûdinin ısrârına
dayanamıyarak, ucuz bir fiyatla diğer
yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun
tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil
edildi. Peygamber efendimiz, bu habere çok
sevinip Hz. Osman’a hayır duâ ettiler.
Her adımına bir köle
Hz. Osman, her fırsatta, Peygamber
efendimizi memnûn etmek, O’nun mübârek
duâsına mazhâr olmak için fırsat kollardı.
Bir gün Hz. Osman, Resûlullah efendimizi
evine da’vet etti. Resûlullah buyurdu ki:
- Yalnız beni mi da’vet ediyorsun?
- Eshâb-ı kirâm da da’vetlidir.
Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî
hazretlerini, bütün Eshâbına haber vermesi
için yolladı. Kendisi de Hz. Ali ile, Hz.
Osman’ın evine doğru yürümeye başladı.
Hz. Osman geriden, Peygamber efendimizin
adımlarını sayıyordu. Resûlullah bunu fark
edip, sebebini sorduğunda, şu cevâbı verdi:
- Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd
edeceğim.
Da’vetten sonra da, saydığı adım kadar köle
azâd etti.
Hz. Ömer’den sonra üstünlük sırası, Hz.
Osman-ı Zinnûreyn’e gelir. Bunun hilâfeti de
ümmetin icmâ’ı ile sâbittir.
Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin
kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin
kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû
Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile
nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları
Müslüman olmaya da’vete başlayınca, Ebû
Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da
düşmanlık edip, Resûlullahın kızlarını
almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullahı
sıkıntıya düşürmek istediler.
Osman'a verirdim
Bunun üzerine vahiy gelerek Rukayye Hz.
Osman’a nikâh edildi. Rukayye, Bedir
savaşından sonra vefât edince,
Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de
Hz. Osman’a nikâh edildi. Bu bakımdan ona,
Peygamberimizin iki kızıyla evlenme
ni’metine kavuşmuş olduğu için, iki nûr
sahibi ma’nâsına “Zinnûreyn” denilmiştir.
Resûlullah efendimiz, ona, birbiri ardınca,
iki kızını vermiştir. İkinci kızı vefât
edince;
- Bir kızım daha olsaydı, onu da
Osman’a verirdim, buyurmuştur.
İkinci kızını verdiğinde, Hz. Osman’ı gâyet
medhetmişti. Düğünden sonra kızı dedi ki:
- Ey benim gözümün nûru babam! Hz. Osman’ı
gâyet medheylediniz. Buyurduğunuz kadar
değil.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz kızına
buyurdu ki:
- Ey benim kızım! Osman’dan gökteki
melekler hayâ ederler. Ey canım kızım,
Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım
arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur.
Başka bir zaman da:
- Ben Allahü teâlânın huzûrunda,
Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara
karşıyım, buyurdu.
Bir başka zaman da:
- Bütün peygamberler, hayatlarında
bir kimse ile iftihâr etmiştir. Ben de Osman
bin Affân ile iftihar ederim,
buyurdu.
Resûlullah, Hz. Osman’a buğzeden bir
kimsenin cenâze namazını kılmamıştır.
Hakkında âyet nâzil oldu
İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan
Müslümanlar çoğalıp Medîne’ye geliyordu.
Peygamberimizin mescidi dar gelmeye
başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah
efendimiz buyurdu ki:
- Bizim mescidimizi bir zrâ
genişleten Cennete gider.
Hz. Osman dedi ki:
- Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ
olsun! Mescidi genişletme işini üzerime
alıyorum.
Mescidi 40 zrâ ya’nî 20 metre genişletti ve
bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine,
“Allahın mescidlerini ancak, Allaha,
âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât
veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler
ta’mîr eder. İşte hidâyet üzere
bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır”
meâlindeki Tevbe sûresi 18. âyeti nâzil
oldu.
Hz. Osman, Peygamber efendimizin vahiy
kâtiplerinden idi. Güzel yazar, güzel
konuşurdu. Hitâbeti kuvvetli idi. Kur’ân-ı
kerîmi çok okurdu. Ezberi çok ileri derecede
idi. Namazda, bir rek’atte bütün Kur’ân-ı
kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hz.
Osman’dır. Çok okuduğu için elinde iki
mushaf eskimiştir.
12 sene hilâfet makâmında kalan Hz. Osman,
çok cesûr idi. Hiçbir felâket karşısında
sarsılmamıştı. Bunun için halîfeliği çok
başarılı geçmiştir. Bilhassa halîfeliğinin
ilk yılları, İslâm târihinin altın yılları
olmuştur. Devrinde birçok yerler
fethedilmiştir. Horasan, Hindistan,
Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs adası ve
Kuzey Afrika’nın birçok yerleri, O’nun
devrinde İslâm topraklarına katılmıştır.
Resûlullah efendimiz haber verdi
Hz. Osman, herkese lâyık olduğu vazîfeyi
verirdi. Onun ta’yîn ettiği vâliler,
askerlikte ve memleketleri fethetmekte, en
seçme kimselerdi. İslâm memleketleri batıda
İspanya’ya, doğuda, Kâbil ve Belh’e kadar
genişledi.
Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâma,
meydana gelecek fitneleri zikrediyordu. O
sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu.
Server-i âlem buyurdu ki:
- O fitne günü bu şahıs, hidâyet
üzere olacaktır.
Kalkıp o şahsa baktılar. Osman bin Affân
idi.
O şahsı Resûl-i ekreme göstererek dediler
ki:
- Yâ Resûlallah. Bu mudur?
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Evet.
Yine aynı husûsta Hz. Âişe-i Sıddîka’dan
rivâyet edilen hadîs-i şerîfte buyurulmuştur
ki:
(Yâ Osman! Allahü teâlâ sana hilâfet
denen bir gömlek giydirecek. Eğer münâfıklar
onu soymak isterlerse, bana kavuşuncaya
kadar sakın onu çıkarma!)
Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hz. Osman,
muhâsara edildiği zaman halîfelikten
çekilmemiştir.
Halîfeliği sırasında adâlet ile davranmaya
çok dikkat ederdi. Birgün bir gencin
kulağını çekti. Gencin kulağı acıyıp şöyle
dedi:
- Efendim, herkesin birbirinden hakkını
alacağı kıyâmet gününü düşününüz.
Benim kulağımı çek
Bu söz Hz. Osman’a çok te’sîr etti. Buyurdu
ki:
- Ey genç, sen de benim kulağımı çek,
ödeşelim.
Genç, Hz. Osman’ın kulağını çekti. Hz.
Osman;
- Biraz daha çek, buyurunca, genç dedi ki:
- Siz Kıyâmet gününü düşünerek korktunuz.
Ben de o günkü hesaptan korkuyorum.
Hz. Osman buyurdu ki:
- On şey çok zâyi olmuştur: Suâl
sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabûl
edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh,
içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan
mushaf, Allah yolunda dağıtılmayan mal,
binilmeyen vâsıta, dünyayı isteyenin
içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu
için azık edinilmeyen uzun ömür.
Hz. Osman zamanında İslâm dünyası çok
genişledi. Bütün Arabistan, Afrika’nın büyük
bir kısmı, Irak, Hindistan, Çin, Buhara,
Türkistan, İran İslâmın idâresi altına
girdi. İslâm sancağı İstanbul surları önüne
kadar götürüldü.
Fethedilen yerlerdeki halk seve seve
Müslüman oluyordu. Böylece Müslümanların
sayısı milyonları buldu. Müslümanların bu
kadar çoğalması, her milletten insanın
bulunması sebebiyle, karışıklıklar da baş
göstermeye başladı. Münâfıklar,
Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye
başladılar.
İbni Sebe yapıyordu
Yahûdîler ve diğer İslâm düşmanları,
Müslümanları birbirine düşürmek için el
birliği ederek gece gündüz çalışıyordu.
Bunların elebaşılığını da Yemenli bir Yahûdî
olan, Abdullah bin Sebe yapıyordu.
Mısır’da fitneci kimseleri başına topladı.
Kurduğu bir teşkilâtla, câhil ve başıboş
Mısır kıptîlerini dünyalık şeylerle
kandırarak, çapulcu alayı meydana getirdi.
Onüç bin kişilik bu çapulcu takımı,
Medîne’ye kadar yürüyüp Halîfeyi indirmek
istediler. Hz. Osman’ın evini kuşattılar.
Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Talhâ, Hz.
Osman’ın kapısında nöbet tutuyorlardı.
Hz. Osman, evini saran âsîlere seslenip dedi
ki:
- Elebaşlarınızdan iki kişi benim yanıma
gelsin!
İstediği iki kişi gelince onlara sordu:
- Resûl-i ekrem efendimiz, Medîne’ye teşrîf
ettiği vakit, Müslümanlar susuzluktan
kırılıyordu. Peygamber efendimiz, Rûme
kuyusunu satın alıp, Müslümanlara bedava su
veren kimseye Cenneti va’detti. Bu va’d
üzerine kuyuyu satın alıp, Müslümanlara
vakfeden ben değil miyim?
- Evet sen idin?
- Darda kalan, İslâm ordusunun tamamını
donatan, ben değil miyim?
- Evet sendin?
- Mescid dar geldiği vakit, Resûl-i ekrem
efendimiz, “Cennette daha
hayırlısını almak üzere, falancanın arsasını
kim alıp mescide ilâve eder”
buyurduğu vakit onu satın alıp, mescide
katan ben değil miyim?
- Evet sensin.
- Resûl-i ekrem, Ebû Bekir ve Ömer ve ben,
Sebir dağında otururken, dağ sallanmaya
başladığında,
“Ey Sebir dağı dur!
Zîrâ senin üzerinde bir Peygamber, bir
sıddîk ve iki şehîdden başka kimse yoktur!”
buyurmadı mı?
- Vallahi doğru söylüyorsun. Aynen öyle
oldu.
Fitneden koru
Hz. Osman, “Allahü ekber” diye tekbîr aldı.
Sonra:
- Şâhid olun ki, ben şehîdim, buyurdu.
Bu sırada, âsîler duvarı atlayarak içeri
girdiler. Hz. Osman Kur’ân-ı kerîm okurken,
saldırıp şehîd ettiler. Son nefesini
verirken şöyle duâ etti:
- Yâ Rabbî, Ümmet-i Muhammedi,
tefrikadan, fitneden koru!
Bunu üç defa tekrarladı.
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin
Selâm hazretleri anlatır:
“Muhâsara esnâsında, Hz. Osman’ın yanına
gittim. Bana şunu anlattı:
Bu gece rü’yâmda, şu pencereden Resûl-i
ekrem efendimizi gördüm. Aramızda şu konuşma
geçti:
- Osman seni muhâsara ettiler öyle
mi?
- Evet yâ Resûlallah!
- Seni susuz bıraktılar öyle mi?
- Evet yâ Resûlallah!
İftârı
bizimle yap
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz bana bir
bardak su verdi. Ve ben bu suyu içtim.
Göğsümde soğukluğunu hâlâ duyuyorum. Bana
buyurdu ki:
- İstersen seni onlara galip
getirelim veya istersen iftârı bizim
yanımızda yap!
- Yâ Resûlallah, ben sizin yanınızda iftâr
etmeyi tercîh ederim.”
Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz. Osman’ın
yanından çıktıktan sonra isyâncılara dedi
ki:
- Tarihte öldürülen her peygamber için
yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen
her halîfe için de onbeş bin kişi
öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin!
Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli
olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz. Osman’ın
üzerinizde çok hakkı vardır.
Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca
kendisine hakâret ettiler.
Hz. Osman, bir çocuğu doğduğu zaman, onu
yedinci günü kucağına alırdı.
Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu
cevabı verdi.
- Kalbime onun sevgisinin düşmesini
istiyorum. Eğer ölürse göstereceğim sabır ve
metânetten dolayı alacağım sevâb daha büyük
olur.
Bire yediyüz verene verdik
Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı. O
sırada Hz. Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü
buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kirâm satın
almak için yanına gittiler. Hz. Osman dedi
ki:
- Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha
fazla veren var, ona vereceğim.
Eshâb-ı kirâm durumu Hz. Ebû Bekir’e
bildirip dediler ki:
- Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur
mu?
Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:
- Hz. Osman Resûlullahın dâmâdı olmakla
şeref kazanmıştır ve Cennette onun
arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış
anladınız, beraber gidelim.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ın yanına gidip
durumu anlatarak buyurdu ki:
- Yâ Osman, Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne
üzülmüşler.
Hz. Osman şu cevabı verdi:
- Evet ey Resûlullahın halîfesi, onlardan
iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar
bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire
yediyüz verip alana verdik.
Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de
bulunan fakîrlere, Eshâb-ı kirâma bedava
dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakîrlere
yedirdi. Hz. Ebû Bekir bu işe çok sevinip,
Hz. Osman’ın alnından öptü.

