Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı:
Hz. ALİ BİN EBÎ TÂLİB
Hz.
Ali Resûlullah efendimizin amcasının oğludur.
Hâne-i saâdette büyüdü. 10-12 yaşlarında iken,
birgün Resûlullah ile Hz. Hatice’nin beraber
namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra
Resûlullaha sordu:
- Bu nedir?
- Bu Allahü teâlânın dînidir. Seni bu
dîne da’vet ederim. Allahü teâlâ birdir, ortağı
yoktur. Lat ve Uzza isimli putları terketmeni
emrederim.
- Önce babama bir danışayım.
- İslâma gelmezsen, bu sırrı kimseye
söyleme!
Hz. Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna
gelerek dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı bildir.
Bunun için göremiyorum
Böylece Müslüman oldu. Müslüman olanların
üçüncüsü, çocuklardan ise birincisidir.
Peygamberimiz, bazen kuşluk vaktinde, Mekke
vâdilerine doğru çıkıp gider, Hz. Ali de, babası
Ebû Tâlib’den, bütün akrabâlarından ve halktan
gizli olarak Peygamberimizle birlikte gider,
namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de,
dönerlerdi.
Birgün, Hz. Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, kocası
Ebû Tâlib’e dedi ki:
- Ali’nin, Muhammed’in yanına devam ettiğini
görüyorum. Senin başına, Muhammed tarafından,
oğlun hakkında, güç yetiremiyeceğin bir iş
gelmesinden korkuyorum!
- Demek, oğlumu bunun için göremiyorum?
Hemen, Peygamberimizle Hz. Ali’nin ardına düştü.
Onlara, Batn-ı Nahle vâdisinde, namaz kıldıkları
sırada, rastladı. Peygamberimize sordu:
- Ey kardeşimin oğlu! Edindiğini gördüğüm bu
din, ne dînidir?
- Ey Amca! Bu, Allahın dînidir. Allahın
meleklerinin dînidir. Allahın peygamberlerinin
dînidir. Babamız İbrâhim’in dînidir ki, Allahü
teâlâ, beni, Peygamber olarak bununla, bütün
kullara gönderdi.
Ey Amca! Doğru yola çağıracağım kimselerden,
buna, en çok sen lâyıksın! Bu yoldaki da’vetimi
kabûl etmeye ve bana yardımcı olmaya, sen,
herkesten daha lâyıksın!
Peygamberimiz, amcasını, İslâmiyete, tevhîde,
Allahın birliğine inanmaya ve putlara tapmaktan
vazgeçmeye da’vet etti. Ebû Tâlib dedi ki:
- Vallahi, yaptığınız veya söyledikleriniz
şeylerde bir mahzûr yoktur. Ey kardeşimin oğlu!
Ben, atalarımın dîninden ve ona bağlılıktan
ayrılmaya güç yetiremiyeceğim. Fakat, sen,
gönderildiğin şey üzerinde dur!
Ben sağ oldukça
Ebû Tâlib şöyle devam etti:
- Vallahi, ben sağ oldukça, yapmak istediğini
tamamlayıncaya kadar, sana, hoşlanmıyacağın bir
şey erişmeyecektir!
Hz. Ali’ye de, hoşlanmayacağı bir şey söylemedi.
Ona sordu:
- Ey oğulcuğum! Üzerinde bulunduğun bu din,
nedir?
- Babacığım! Ben, Allaha, Allahın Resûlüne îmân
ve onun, Allah tarafından getirdiklerini de,
tasdîk ettim. O’na tâbi oldum!
- O, seni, ancak, hayır ve iyiliğe da’vet eder.
Sen, onun yolunu tutmakta devam et! Yavrum!
Amcanın oğlunun da’vet ettiği şeye, senin de,
istiyerek girmen, yaraşır.
Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlânın emriyle
Mekke’den Medîne’ye hicret ederken Hz. Ali’ye
kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emânetleri
sahiplerine vermesini söyliyerek buyurdu ki:
- Bu gece yatağımda yat, uyu! Şu hırkamı
da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar
gelmez!
Hz. Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde
yattı. Habîbullahın yerine, hiç korkmadan, kendi
nefsini fedâ etmeye hazırdı.
Burada ne bekliyorsun?
Hicret gecesi müşrikler, Resûlullah efendimizin
saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı.
Peygamber efendimiz, evlerinden çıktılar.
Yâsîn-i şerîf sûresinin başından on âyet-i
kerîmeyi okudular ve bir avuç toprak alıp
kâfirlerin başına saçtılar. Resûlullah efendimiz
sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, Hz. Ebû
Bekir’in evine ulaştı. Müşriklerden hiçbiri onu
görememişti.
Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip
sordu:
- Burada ne bekliyorsunuz?
- Evden çıkmasını bekliyoruz.
- Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip
gitti, başınıza da toprak saçtı.Müşrikler,
ellerini başlarına götürdüler. Hakîkaten,
başlarında toprak buldular. Derhal kapıya hücum
edip içeri girdiler.
Hz. Ali’yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında
görünce, Resûl-i ekremin nerede olduğunu
sordular. Hz. Ali cevap verdi:
- Bilmem! Beni, onun muhâfazasına me’mur mu
ettiniz?
Bunun üzerine Hz. Ali’yi tartakladılar.
Kâ’be’nin yanında bir müddet hapsettikten sonra
bıraktılar. Hz. Ali, Resûlullah efendimizin
Kâ’be-i şerîfte devamlı bulundukları makâma
oturdu. “Resûl-i ekremde kimin nesi var ise,
gelsin alsın!” diye nidâ ettirdi. Herkes gelip,
nişânını söyleyerek emânetini aldı. Böylece
emânetler sâhiplerine teslim edildi.
Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, Hz.
Ali’nin kanadı altına sığındılar. Resûlullahın
saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe, Hz. Ali
de orada kaldı. Allahın arslanı Hz. Ali, Kureyş
kâfirlerinin toplandıkları yere giderek dedi ki:
- İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye
gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada
iken söyleyin!
Nihâyet Ali'de hicret etti
Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler.
Sabah olunca, Hz. Ali, Resûl-i ekrem efendimizin
eşyâlarını toplayıp, Resûlullah efendimizin
Ehl-i Beyti ve kendi akrabâları ile berâber yola
koyuldu. Resûlullah efendimize, şişmiş olan
ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kubâ’da
yetişti.
Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak
yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin
huzûruna gidemiyecek bir hâle gelmişti. Resûl-i
ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat
kendisi teşrif etmiş, Hz. Ali’yi görünce hâline
acımış, Onu kucaklamış, mübârek elleriyle nârin,
nâzik ayaklarını okşamış, kendisine âfiyeti için
duâ buyurmuştu. Bunun üzerine;
(İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın
rızâsı için nefsini fedâ eder) [Bekara
207] meâlindeki âyet-i celîlesi nâzil oldu.
Peygamber efendimiz, bir gece eve vardıklarında
buyurdu ki:
- Yâ Âişe! Hiç yemeğin var mıdır?
Sözleri biter bitmez kapı çalındı. Kapı
açıldığında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz.
Ali’nin gelmiş olduğunu gördüler. Peygamber
efendimiz sordu:
- Bu vakitte gelmenizin sebebi nedir?
- Yâ Resûlallah! Üç gündür birşey yemedik. Çok
acıktık. Mübârek yüzünüzü görerek açlığımızı
unutmak için geldik.
Hasan ile Hüseyin de açtır
Hz. Ali ayrıca dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Hz. Fâtıma ile Hasan ve Hüseyin
de üç gündür açlar.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Üç gündür ben de birşey yemedim.
Sonra Hz. Ali dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Dün yoldan geçerken Mu’âz bin
Cebel’in avlusundaki hurma ağacında, hurmalar
gördüm.
Peygamber efendimiz:
- Kalkınız, Mu’âz’ın evine gidelim. Bizi
hurma ile misâfir etsin, buyurdu.
Resûlullah efendimiz ve üç büyük Eshâbı, Hz.
Mu’âz’ın kapısına vardılar. Hz. Ebû Bekir:
- Yâ Mu’âz devlet kuşu başına kondu. Allahın
Resûlü evine teşrif etti, diye seslendi.
Fakat, evde bu sesi kimse duymadı. Yalnız Mu’âz
hazretlerinin küçük kızı duymuştu. Annesine, Hz.
Ebû Bekir’in kapıya geldiğini söyledi. Annesi
inanmadı ve dedi ki:
- Kızım, bu vakitte Hz. Ebû Bekir’in kapımızda
işi ne?
Tekrar yattılar. Sonra Hz. Ömer ve Hz. Ali
seslendi. Kız çocuğu tekrar annesine gitti ise
de annesini inandıramadı. Yine yatıp uyudular.
Daha sonra Peygamber efendimiz,
“Yâ
Mu’âz!” diye seslenince, kızcağız, bu
sefer, babasına gidip seslendi:
- Babacığım, ne duruyorsun, başımıza devlet kuşu
kondu. Allahü teâlânın Resûlü ve üç Eshâbı
kapıya gelmişler, seni çağırıyorlar.
Hurmalar hiç eksilmedi
Mu’âz hazretleri hemen kapıya koştu.
Misâfirlerini içeri aldı. Peygamber efendimiz
buyurdu ki:
- Yâ Mu’âz! Üç gündür ben ve Eshâbım hiç
yemek yememişiz. Dün Ali yoldan geçerken sizin
avludaki hurma ağacında hurmalar görmüş. Geldik
ki bizi hurma ile misâfir edesin!
Hz. Mu’âz çok üzülerek cevap verdi:
- Yâ Resûlallah! Bugün hurmaları toplayıp bir
kısmını yedik, geri kalanını da fakîrlere
dağıttık. Hiç hurmamız kalmadı.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz, evde gördüğü
büyük bir sepeti Hz. Ali’ye vererek buyurdu:
- Yâ Ali, bu sepeti eline al! Hurma
ağacının yanına var! Benden selâm söyle,
Resûlullah senden hurma istiyor diye söyle!
Hz. Ali emredildiği şekilde gidip, Resûlullahın
selâmını söyleyince, ağaç hurma ile doldu.
Sepeti doldurup getirdi. Herkes yediği hâlde
hurmalardan hiç eksilme olmadı.
Muhtaç olduğu hâlinden belli olan fakîr biri,
Hz. Ali’nin huzûruna gelip oturdu. Hz. Ali
kendisine sordu:
- Benden bir isteğin mi var?
Adam utancından, söz ile cevap veremeyip işâret
ile muhtaç olduğunu bildirdi. Hz. Ali yanında
bulunan, giyecek ve yiyecekleri verdi.
Muhtaç kimse çok sevindi, sonra da çok güzel bir
beyit okudu. Okuduğu beyitten hoşlanan Hz. Ali,
çocukları için ayırdığı üç altını da verdi.
Değeri yaptığıyla ölçülür
Fakîr, sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Hz.
Ali, Peygamber efendimizden işittiği şu hadîs-i
şerîfi ona nakletti:
(Herkesin değeri, söylediği güzel
sözlere, yaptığı iyi işlere göre ölçülür.)
Harbin birinde, Hz. Ali’nin ayağına bir ok
saplandı. Ok, kemiğe girdiği için çıkarılamadı.
Sonra doktor çağırdılar. Doktor dedi ki:
- Bu oku çıkartabilirim. Fakat, çok ağrı yaptığı
için tahammül edilemez. Onun için bayıltmam
lâzım.
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
- Bayıltmana lüzûm yok. Biraz bekleyin, namaz
vakti girince namaza duracağım. O zaman
ayağımdaki oku çıkartırsınız.
Dediği gibi yaptılar. Namaza durunca ayağını
yarıp oku çıkardılar, hiçbir şeyi hissetmedi.
İşte büyüklerimiz böyle namaz kılarlardı.
Hz. Ali buyurdu ki:
- Müslümanlar, âhırete inanıyor.
Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek
olmasaydı, inanmıyanlar birşey kazanmaz,
müslümanlar da, zarar etmezdi.
Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azâb
çekeceklerdir.
Peygamber aleyhisselâm, birgün kızı Hz.
Fâtıma’nın evine teşrif etmişti. Hz. Ali’yi evde
bulamayınca kızına sordu:
- Amcamın oğlu nerededir?
- Babacığım, aramızda küçük birşey olmuştu da,
dışarı çıktı.
Ali nerededir?
Resûl-i ekrem efendimiz, Hz. Ali’yi aramaya
çıktı. Yolda rastladığı Hz. Sehl’e sordu:
- Ali nerededir, gördün mü?
Hz. Sehl arayıp, mescidde olduğunu haber verdi.
Resûlullah Hz. Ali’nin yanına geldi. Hz. Ali,
toprağın üzerine yatmış, hırkası omuzundan
düşmüş, vücudu toz-toprak içinde kalmıştı.
Resûl-i ekrem bir taraftan toprakları
silkeliyor, bir taraftan da:
- Kum, yâ Ebâ Türâb! Ya’ni kalk, ey
toprağın babası, diyordu.
Fahr-i kâinat efendimiz, Hz. Ali ile birlikte
evlerine gittiler.. Hz. Ali kendisine, Ebû Türâb
denilmesinden çok hoşlanırdı.
Çünkü bu lakâb, ona, Allah Resûlünün verdiği
ma’nevî bir taltif idi.
Bir gün Hz. Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, Ebû
Tâlib’e sordu:
- Oğlun nerede?
- Ne yapacaksın onu?
- Âzâdlı kadın kölem, Ecyad’da, onu, Muhammed’le
birlikte namaz kılarken gördüğünü, bana haber
verdi.
Sonra da Ebû Tâlib’e, “Sen, oğlunun dînini
değiştirmesini uygun görüyor musun?!” diye
çıkışınca, Ebû Tâlib şu cevâbı verdi:
Üstünlük sırası
- Sus! Amcasının oğluna arka ve yardımcı olmak,
elbet, herkesten çok, ona düşer! Eğer, nefsim,
Abdülmuttalib’in dînini bırakmak husûsunda bana
boyun eğmiş olsaydı, ben de, muhakkak,
Muhammed’e tâbi olurdum! Çünkü, o, halîmdir,
emîndir, tâhirdir!
Bu cevap üzerine, Fâtıma hâtun da, sustu.
Osman-ı Zinnûreyn’den sonra üstünlük sırası Hz.
Ali’dedir. Hilâfeti, ümmetin icmâ’ı ile
sâbittir. Resûlullah, kızı Hz. Fâtıma’yı ona
nikâh etmiştir. Daha önceleri de putlara saygı
göstermediği için, “kerremallahü vecheh” lakâbı
verilmiştir. Allahın, kerîm, şerefli, mübârek
kıldığı yüz, ma’nâsındadır.
Hz. Ali buyurdu ki:
Ben, Resûlullah efendimizden işittim, şöyle
buyurdu:
(Akıllı insana yaraşan; geçim
husûslarının, âhıreti ilgilendiren hâllerin ve
aîlevî mes’elelerin dışında, konuşmamaktır. Aklı
başında olana yaraşan, hâline bakmak, dilini ve
karnını faydasız şeylerden ve harâmdan
korumaktır.)
Hz. Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp,
böyle eğlenip neş’elenmelerinin sebebini
sorduğunda, onlar dediler ki:
- Bugün bayramımızdır.
Bunun üzerine Hazret-i Ali de buyurdu ki:
- Günâh işlemediğimiz günler de bizim
bayramımızdır.
Hz. Ali buyurdu ki:
- Amellerin en fazîletlisi, iyiliği emredip
kötülükten vazgeçirmek ve günâh işliyeni
sevmemektir. Kim ki iyiliği emrederse, mü’minin
sırtını muhkemleştirmiş, sağlamlaştırmış olur.
Kim de kötülüğü men eder ve ondan vazgeçirirse,
münâfığın burnunu yere sürtmüş olur.
Hz. Ali Hendek savaşında, bir düşman askerini
altedip, yere yatırdı. Kılıcını çekti. Tam
vuracağı zaman, düşman askeri Hz. Ali’nin yüzüne
tükürdü.
Niçin öldürmedin?
Hz. Ali kılıcını kınına koydu. Onunla
savaşmaktan vazgeçti. Ölümünü bekleyen kimse, bu
işten bir şey anlamadı. Hayretle kendisine
sordu:
- Kılıcını çekmiştin. Beni öldürmene hiçbir
engel yokken neden vazgeçtin? Öfken birden
yatıştı.
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
- Ben kılıcımı Allah için vuruyordum. Ben
Allahın arslanıyım. Nefsin esîri değilim. Sen,
benim şahsıma karşı yaptığın hareketten sonra
seni öldürseydim, nefsim için öldürmüş
olabilirdim. Hâlbuki her yaptığımı Allah için
yapmam lâzımdır.
Hz. Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan
bir bedevî ile anlaştı. Kuyudan çekeceği her
kova su için, bedevîden bir avuç hurma alacaktı.
Hz. Ali su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken,
kovanın ipi kopup, kova, derin kuyunun içine
düştü.
Bedevî, kızgınlıkla Hz. Ali’nin mübârek yüzüne
bir tokat vurup ücreti olan hurmayı da verdi.
Hz. Ali kovayı kuyudan çıkardı. Bedevîye verip
oradan uzaklaştı.
Onun dîni haktır
Bedevî, Hz. Ali’nin, derin kuyudan kovayı
çıkarmasına hayret edip, kendi kendine, “Eğer
onun dîni hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı
çıkaramazdı. Küstahlık yapan el bana lâzım
değil” diyerek elini kesip Hz. Ali’nin evine
gitti.
Hz. Ali kapıyı açıp Bedevîyi görünce, içeride
bulunan Resûlullaha haber verdi. Peygamber
efendimiz, Bedevîye, niçin böyle hatâ ettiğini
sordu. Bedevî, ağlayarak yaptığı küstahlıktan
özür dileyip îmâna geldi. Resûlullah, kesik eli
yerine koyup duâ buyurdu. Hak teâlânın izni ile
eli sapasağlam oldu.
Hz. Ali, şehîd edileceği gün sabah namazına
giderken yolda şu beyiti okuyordu:
Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez,
Ölüm gelince artık feryâd fayda vermez.
Ramazan-ı şerîfin 17. Cum’a günü sabah namazına
giderken, İbni Mülcem tarafından kılıçla alnına
vurularak şehîd edildi. Kûfe’de, ya’nî Necef
denilen yerde medfûndur. Diğer üç halîfe gibi
Cennetle müjdelenenlerdendir.
Hz. Ali’nin kızı ve aynı zamanda Hz. Ömer’in
hanımı olan Ümmü Gülsüm, hâdiseyi duyunca dedi
ki:
- Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında
suikaste uğradı.
Hz. Ali, vefât etmek üzere iken buyurdu ki:
- Yemînle söylüyorum ki, umduğuma kavuştum.
Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.
Altı nasîhat
Peygamber efendimiz Hz. Ali’ye buyurdu ki:
- Yâ Ali! Altıyüz bin koyun mu istersin,
yahut altıyüz bin altın mı veya altıyüz bin
nasîhat mı istersin?
- Altıyüz bin nasîhat isterim.
Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki:
- Şu altı nasîhata uyarsan, altıyüz bin
nasîhata uymuş olursun.
1. Herkes nâfilelerle meşgul olurken, sen
farzları îfa et. Ya’nî farzlardaki rükünleri,
vacibleri, sünnetleri, müstehabları îfa et!
2. Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allahü
teâlâyı hatırla! Ya’nî din ile meşgul ol, dîne
uygun yaşa, dîne uygun kazan, dîne uygun harca!
3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen
kendi ayıplarını ara! Kendi ayıplarınla meşgul
ol!
4. Herkes, dünyayı imar ederken, sen dînini imar
et, zînetlendir!
5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken,
halkın rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını
gözet! Hakka yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları
ara!
6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok
olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!
Hz. Ali, Hendek savaşında müşriklerin en
azılıları ile savaştı. Savaşın iyice
şiddetlendiği 22. gün, Amr bin Abdûd adlı
müşriklerin en azılılarından biri, Hendek
kenarlarına gelip meydana er istedi.
Müslümanlardan kimse Amr’ın da’vetine cevap
vermedi. Çünkü Resûlullahtan emir bekliyorlardı.
Amr’ın meydan okuması yedi kere devam
etti.Yedincide Resûlullah efendimiz, Hz. Ali’yi
çağırıp huzûruna oturttu ve buyurdu ki:
- Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al,
Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesâretle var!
Onun heybetinden, uzun boyundan endîşe etme!
Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin
elinle Müslümanların, bunun şerrinden
kurtulmaları için duâ ediyorum.
Avını gözetliyen arslan
Hz. Ali kılıcını kuşandı. Atına bindi. Avını
gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne
varıp dedi ki:
- Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında
ahdetmişsin ki, Kureyşten bir kişi senden iki
şey istese, birini yaparmışsın.
- Evet öyle söz verdim.
- Biliyorsun ben Kureyş’tenim. Senden iki şey
isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et!
Birinci isteğim, Allahın birliğini ve Muhammed
aleyhisselâmın O’nun Resûlü olduğunu kabûl ve
tasdîk etmendir.
- Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?
- İkinci isteğim, bu iki kuvveti hâllerine
bırakıp, Mekke-i mükerreme’ye gitmendir.
- Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekir, Ömer ve
Osman’ın başlarını keserim.
- Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını
nasıl kesersin?
- Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyanın tadını
almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.
- Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı
ile senin başını kesmek isterim.
Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip
Hz. Ali’ye doğru yürüdü. Hz. Ali de atından
indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hz. Ali bir
fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu, bir kılıç
darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek
geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş
bacağını Hz. Ali’ye fırlattı. Hz. Ali de hemen
geri dönüp Amr’ı öldürdü.
Resûlullah efendimiz tekbîr getirip buyurdu ki:
- Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere
karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan
ibâdetinden hayırlıdır.
Dünya aldatır
Hz. Ali’nin hikmetli sözleri çoktur. Bunlardan
ba’zıları şunlardır:
Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ’dır,
sahip olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi
olmaktır. Yalancılık hıyânettir. İnsâf rahatlık,
şer küstahlıktır. Güleryüzlülük ihsândandır.
Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler.
Kanâat insanı zengin yapar, yerinde
kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır,
şehvet kandırır. Hased yıpratır, nefret
çökertir.
Akıllı kimse, günâhlarını tevbe ile örtendir.
Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık
verendir.
Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme
doymaz.
Hz. Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin
kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu
savaşta Hz. Ali'nin gözleri ağrıyordu.
Resûlullah efendimiz onu çağırtarak gözlerine
üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya duâ
etti. Hz. Ali'nin gözlerinde bir ağrı sızı
kalmadı.
Bu savaşta, yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab:
-Hayber halkı iyi bilir ki: ben, gelip çatan
harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda,
tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesaret ve
kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır. Ben,
kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh
mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir,
diyerek Müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine
Hz. Ali:
-Ben oyum ki: anam bana Haydar, Arslan adını
takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünüşlü
arslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve
çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir, diye şiir
söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.
Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyâyı
hatırlattı. Rüyâsında kendisini bir arslanın
parçaladığını görmüştü. Hz. Ali, Merhab'la karşı
karşıya geldiğinde, Merhab'ın tepesine öyle bir
kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab'ın siperlendiği
kalkanını ve demirden miğferini kesti. Başını,
ikiye ayırdı. Merhab'ın başına inen kılıncın
çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber
karargâhında bulunan Ümm-i Seleme:
-Merhab'ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini
ben de işittim, demiştir.
Hz. Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden
sekizini öldürmüştür.
Hayber gazâsından dönen Hz. Ali'ye Peygamber
efendimiz:
-Yâ Ali, eğer halk, Îsâ'ya
söylediklerini söylemiyecek olsalardı, senin
hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes,
bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest
suyunu şifâ için hastalarına verirlerdi. Seni
şehid ederler. Âhırette havzımın üzerinde
halîfemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni
sevenler nurdan minberler üzerinde olur,
buyurunca, Hz. Ali şükür secdesi yaptı.
Hz. Ali bir müfreze gönderdiği vakit başına
tâyin ettiği kimseye şöyle derdi:
-Sana Allahtan korkmanı tavsiye ederim. O, hem
dünyaya, hem de âhirete mâliktir. Vazîfene
sarıl. Seni Allaha yaklaştıracak olana yapış.
Çünkü dünyada yapıp da bıraktıklarını, yarın
karşında hazır bulacaksın.
Sakif'ten bir zat anlatır:
Hz. Ali, beni vâli tâyin etti ve şehrin halkının
yanında bana şöyle dedi:
-Vergiyi tam olarak al! Bu işte sakın sende bir
zaaf görmesinler.
Daha sonra bana şöyle dedi:
-O sözü onların yanında söylememin sebebi, onlar
hîlekâr bir kavimdir. Onlara âit bir elbiseyi,
yedikleri bir şeyi, taşıt olarak kullandıkları
bir hayvanı alıp satma. Para yüzünden onları
kırbaçlama ve ayakta da bekletme. Vergi olarak
aldıklarından, onlara bir mal satma! Eğer bu
sözlere muhâlefet edersen Allah benim yerime
seni yakalar. Emre muhâlif bir hareketini
duyarsam seni azlederim.
Hz. Ali, İslamiyeti kabul ettikten sonra, bütün
Mekke devrini teşkil eden on üç sene Peygamber
efendimizin yanında, O’nun huzur ve
hizmetlerinde bulundu. Peygamber efendimizin
sevgi ve iltifatlarına kavuştu. Mekkeli
müşriklerin bütün eza ve cefalarına katlanarak
Peygamber efendimizin en yakın yardımcılarından
oldu.
Mescid-i Nebevi’nin inşaatında çok gayret
gösterdi. Bedr, Uhud, Hendek ve diğer bütün
gazalarda bulundu ve fevkalade gayret ve
kahramanlık gösterdi. Yalnız Uhud Gazasında on
altı yerinden yara aldı. Pekçok gazada
Resulallah sallallahü aleyhi ve sellem sancağı
Hz. Ali’ye teslim etmiştir.
Vâhiy kâtipliği yaptı
Hz.
Ali, Hudeybiye Antlaşmasında sulh şartlarının
yazılmasında vazife aldı. Hayber Gazasında
bulunup, büyük kahramanlıklar gösterdi. Bu
savaşta, ağır bir demir kapıyı kalkan olarak
kullanmıştır. Huneyn Gazasında da büyük
kahramanlıklar gösteren Hz. Ali, Tebük
Gazasında, Resulullah efendimiz tarafından
vazifeli olarak Medine’de bırakıldığı için
bulunamadı. Daha sonra Yemen Muharebesinde ordu
kumandanı olarak vazifelendirildi. Mekke-i
mükerreme feth edilince, Kabe’deki putları imha
vazifesi ona verildi.
Peygamber efendimiz vefat edince, o yıkayıp
kefenledi. Bu son mübarek vazife, ona ve Hz.
Abbas, Üsame bin Zeyd, Fadl ve Kusem’e nasib
oldu. Definden sonra halife seçilen Ebu Bekr’e
biat edip onun devlet işlerini yürütmede
istişare ettiği zatlardan oldu ve kadılık
(hakimlik) görevlerinde bulundu. Hz. Ömer’in
halifeliğine de biat edip, halifenin danışmanı
ve hakimliğini yaptı. Hz. Osman’ın da
halifeliğine biat edip, hilafet işlerinde onun
vezirliğini yaptı.
Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra 656
Zilhicce ayında halife oldu. Hz. Osman’ı şehit
edenlerin cezalandırılmaları hususunda çıkan
ictihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya
gelen iki ordu arasında tam anlaşma olmuştu ki,
Abdullah bin Sebe’ ismindeki Yahudi, gece
karanlığında grubu ile birlikte Basralıların
üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne
olduğunu anlayamadı. Üç gün savaş devam etti.
Cemel (Deve) Vak’ası olarak bilinen bu hadisede
Aişe-i Sıddika esir alınınca, Hz. Ali hürmet ve
ikram edip kendi askerleri arasında bulunan
kardeşi Muhammed bin Ebu Bekr ile Medine’ye
gönderdi. Bir sene sonra Sıffin denilen yerde
Hz. Muaviye’nin ordusu ile yüz günde doksan
meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmi beş
bin, karşı taraftan kırk beş bin kişi şehid
oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifi ile
antlaşma olunca, ordusundan yedi bin kişi
ayrıldı. Bunlara harici denildi.
660 senesinde Ramazan-ı şerif ayının on yedinci
Cuma günü sabah namazına giderken İbn-i Mülcem
adlı bir harici tarafından başına kılıçla
vurularak şehit edildi. Kabirleri Necef denilen
yerdedir.
Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla
mücadele ettiğinden, sükun ve huzur
bulamamıştır. Hükumet idaresinde Hz. Ömer’in
yolunu tutmuştur. Her işin emniyet ve istikamet
dairesinde yapılmasına çalışır, halka şefkat
gösterirdi. Her tarafta askeri birer merkez
vücude getirmişti.
Hakkında bir kaç ayet-i kerime nazil olup, pek
çok hadis-i şerifle medhedildi. Ehl-i sünnetin
gözbebeği, evliyanın reisi, kerametler
hazinesidir. Adalet, ilim, cömertlik, merhamet
ve diğer yüksek faziletleri kendisinde
toplamıştır. Peygamber efendimiz Hz. Ali’ye
cömertlerin sultanı manasına Sultan-ül-eshiya
buyurmuşlardır.
Buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler
yüzlü, iri siyah gözlü, geniş göğüslü, iri
yapılı ve sık sakallı görünüşe sahib olan Hz.
Ali, ilim ve amel bakımından en yüksek derecede
idi. Allah korkusundan devamlı ağlardı. Namaza
durunca, alem alt-üst olsa, haberi olmazdı.
Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan Hasan, Hüseyin ve
Muhsin adında 3 erkek, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm
adında iki kızı olmuştur. Hz. Fatıma'dan sonra
evlendiği hanımlarından 15 erkek, 16 kız çocuğu
olmuştur.
Hz. Ali, fevkalade beliğ ve fasih konuşurdu.
Peygamber efendimizden sonra, onun derecesinde
beliğ hutbe okuyacak bir başkası yok idi. Arap
lisanının ilk kaidelerini koyan odur. Bu sebeple
Kur’an-ı kerimin lisanına herkesten çok aşina
idi. Devamlı Peygamber efendimizin yanında
bulunması ve onun feyizli nurlarına ilk
kavuşanlardan olması sebebiyle Kur’an'ın
hükümlerini en iyi bilen o idi. Tefsire dair
birçok rivayetler bildirmiştir. Bilhassa
ayetlerin iniş sebepleri konusunda birçok
rivayetleri vardı. Bu konuda buyuruyor ki:
-Sorunuz, bana ne sorarsanız, size
cevabını veririm. Allahın kitabını bana sorunuz.
Vallahi bir ayet yoktur ki, ben onun gecede mi,
gündüzde mi, kırda mı, dağda mı nazil olduğunu
bilmiyeyim.
Bu sebeplerden dolayı, hakkında birçok rivayet
olup, anlaşılması güç meselelerde, onun rivayeti
tercih edilmiştir. Hacc-ı Ekber’in kurban
bayramı olduğuna dair olan rivayeti gibi.
Hz. Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle,
Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha
fazla vakıftı. Bu hususta herkesin müracaat
kapısıydı. Bizzat Resulullah efendimizden
duyarak yazdığı bir hadis sahifesi vardı. Bu
sahife, Sahifetü Ali bin Ebi Talib adıyla
1986’da yayınlanmıştır. Kendisinden 586 hadis-i
şerif bildirilmiştir. Bunlardan 20 tanesi hem
Buhari’de, hem de Müslim’de bulunur. Bundan
başka 9 hadis-i şerif Buhari’de, 15 hadis
Müslim’de, tamamı da Ahmed bin Hanbel’in Müsned
adlı kitabında vardır.
Hz. Ali, Eshab-ı kiramın en büyük fıkıh
alimlerindendi. Halledilemeyen mevzular ona
havale edilirdi. Hatta Hz. Ömer buyurur ki:
-Şayet Hz. Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.
Fıkha dair bildirdiği hükümler, Mevsûatü Fıkhı
Ali bin Ebi Talib adıyla yayınlanmıştır.
Hz. Ali’nin hikmetli sözleri birçok kitaplarda
toplanmıştır. Bunlardan Emsalü İmam Ali,
Gurer-ül-Hikem ve Dürer-ül-Kilem adlı eserler
basılmıştır. Bu kitaplardaki sözlerinde Hz. Ali
buyuruyor ki:
Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ'dır,
sahip olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi
olmaktır. Doğruluk emânet, yalancılık
hıyânettir. İnsâf rahatlık, şer küstahlıktır.
Emânete hıyânet etmemek, îmândandır, güler
yüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan
felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar,
yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya
aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin
arzuları alçaltır. Hased yıpratır, nefret
çökertir.
Akıllı kimse, günâhlarını tövbe ile örtendir.
Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık
verendir.
İlim; güzel bir mîrâs, genel bir
ni'mettir. İnsaf, ihtilâfı giderir, ülfeti
getirir.
Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği
noktadır ve îmânın en yüksek mertebesidir.
Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme
doymaz.
Hikmet; akıllıların bahçesi, ermişlerin
mesîresidir, gezinti yeridir.
Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünya ile
değişmeyendir. Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve
delille konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için
çalışır. Akıllı, günâhlardan sakınır, ayıplardan
uzak durur. Cömertlik günâhları siler, kalblere
sevgi eker.
Câhil; dayakla uslanmaz, nasîhatlerden
payını almaz.
İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse
akıllanır. İlim; rûhu ihyâ eder, diriltir. Aklı
aydınlatır, cehâleti öldürür.
Zulüm; ayakların kaymasına, ni'metin yok
olmasına, milletlerin helâkine sebep olur.
Gerçek mü'minin sevgisi, kızması, birşeyi
alması, yapması ve terki, hep Allah için olur.
Kâmil mü'min gizli şükür eder, belâya karşı
sabır eder, ümîd hâlinde iken bile korkar.
Akıllı kimse, ibâdetle, nefsin arzusuna
karşı gelendir. Câhil kimse, günâh işleyerek
nefsin arzusuna uyandır.
Allaha kavuşmak, kötü insanlardan uzak durmakla
olur.
İhtiraslı kimse, bütünüyle dünyaya mâlik olsa
bile yine fakîrdir.
Doğruluk, İslâmın direği, îmânın desteğidir.
Allahın azâbından korkmak, müttekîlerin, takvâ
sahiplerinin nişânıdır.
Dînin esâsı, emâneti yerine vermek, sözünde
durmaktır.
Hased eden dâimâ hastadır, cimri insan, dâimâ
fakîrdir.
Başa kakan, nefret ateşini körükler.
Kanâatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha
hayırlıdır.
Olgunluk üç şeyde gereklidir: Musîbetlere sabır,
isteklerde aşırıya kaçmamak ve istiyene
vermektir.
Yumuşaklık, durulmayı çabuk sağlar ve zor olan
şeyleri kolaylaştırır.
Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da
câhildi. Câhil âlimi tanımaz, çünkü daha önce
âlim değildi.
Akıl ve ilim, birbirinden ayrılmayan ve zıt
olmayan iki kardeş gibidir.
Îmân ve hayâ, birbirinden kopmayan bir bütündür.
Îmân ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden
ayrılmayan arkadaş gibidir.
Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir. Her kim ki
öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim
onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur.
Ahmaklık, dermânı bulunmayan bir dert, şifâsı
olmayan bir hastalıktır.
Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi dâim
olduğu için devam eder. Dünya için kardeş
olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için,
kısa sürer, bir an gelir son bulur.
Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit
zikir eder, baktığı vakit de ibret alır.
Kendisi amel etmeksizin Allah yoluna çağıran
kişi, oksuz yaya benzer.
Sükût, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme
zahmetinden kurtarır.
İhtiras, gâfillerin kalbinde şeytanların
sultânıdır.
Hasedcilerin en ehveni, hased ettiği kişinin
elindeki ni'metlerin yok olmasını ister.
İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür,
zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.
Korkaklık, ihtiras ve cimrilik, Allaha
karşı kötü zannın bir araya getirdiği kötü
arkadaşlardır.
Mal, harcandığı kadar sâhibine ikrâmda bulunur.
Kişinin yaptığı cimrilik kadar ona ihânet eder.
Fakîh öyle biridir ki, insanları Allahın
rahmetinden ümitsizliğe düşürmez ve onları
Allahın rahmetinden yüz çevirtmez.
Mal ve çocuklar, dünya hayâtının zînetidirler.
Sâlih amel de, dünyadan âhırete götürülen
mahsûldür.
Allah için seven bir kardeş, en yakından daha
yakın, anne ve babalardan daha merhametlidir.
Amel eden câhil kişi, yoldan başka yerde yürüyen
gibidir. Bu yürüyüşü ona, ihtiyâcından
uzaklaşmaktan başka birşey kazandırmaz.
İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile
değerlendirilir. Seni zînet yönünden ağır
getirecek şeyi söyle ve kıymetini artıracak şeyi
yap.
Yalancı, sözünde suçludur, isterse delîli
kuvvetli ve ağzı lâf yapan biri olsun.
İstişâre, danışma sana rahatlık,
başkasına yorgunluktur.
Dünya mü'minin hapishânesi, ölüm hediyesi,
Cennet de varacağı yerdir.
Dünya kâfirin Cenneti, ölüm korkulu rü'yâsı,
Cehennem de varacağı son duraktır.
Allaha tâatle uğraşmak en kârlı iş, doğru
konuşan dil ise, en güzelidir.
Gaddarlık, herkes için kötü bir şeydir. Şan,
şeref sâhibi ve büyük zâtlar için daha
çirkindir.
Takvâ, dîni ıslâh, nefsi muhâfaza eder
ve mürüvveti süsler.
Akıllı; alçak dünyadan el çeken, Cennet-i a'lâya
göz dikendir.
Sabır en güzel huy, ilim en şerefli süs
eşyasıdır.
Kalblerin gafletine, gözlerin uyanık olması
fayda vermez.
Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan
kimse, ayağını sağlam yere basmış olur.
Sabır, insanın başına gelene katlanması
demektir. Onu kızdırana karşı da kendisine hâkim
olmaktır.
Korku kaderi değiştirmez, yalnız sevâbın
yok olmasına sebep olur.
İhtiras, rızkı artırmaz.
Kârlı olan, dünyayı âhıretle değiştirendir.
Cimri, dünyada kendi nefsine cömert davranmaz,
bütün malını mîrâsçılara vermeye râzı olur.
Mal, sâhibini dünyada yükseltir,
âhırette alçaltır.
Hased, bir dert ve hastalık olup, hased eden
veya olunan helâk olmadıkça çâresi bulunmaz.
Günâhlar birer dert olup, devâsı istigfârdır.
Sabır iki kısımdır: Sevmediğin şeye sabretmek ve
sevdiğin şeye sabretmek.
Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en
şerefli ahlâkıdır.
Şek ,şüphe, yakîni bozar, îmânı yok eder.
Mürüvvet; insanın, kendisini lekeleyecek
şeylerden kaçınması ve güzellik kazandıracak
şeylere yaklaşmasıdır.
Cömertlik ve cesâret, şerefli maksatlar olup,
Allahü teâlâ bunları sevdiği ve denediği
kişilere ihsân eder.
Sıkıntıya karşı sabır etmek, bolluk ânındaki
âfiyetten daha efdaldir.
Akıllı, iyiliklerini canlandıran, kötülüklerini
öldürendir.
Tûl-i emel, fazla yaşama arzusu, serâb gibidir,
bunu gören su sanıp aldanır.
İyiliği tamamlamak, yeniden başlamaktan
daha hayırlıdır.
Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır. Ona
güvenen, mağrûr ve yolunu şaşırmıştır.
Gerçek dost, ayıbını görüp nasîhat eden,
gıyâbında seni koruyan ve seni kendisine tercîh
edendir.
Ahmaklık; herşeyi fuzûliymiş gibi hiçe saymak ve
câhil insanlarla arkadaşlık kurmaktır.
Allah için dost olan, kişiye doğru yolu
gösteren, fesattan uzaklaştıran ve ibâdetlerinde
yardımcı olandır.
İlim, maldan daha hayırlıdır. İlim seni,
sen de malı korursun.
Fazîlet; çok mal ve büyük işlerle değil, güzel
kemâliyet ve hayırlı işlerle olur.
İslâmiyet, teslimiyettir. Teslimiyet,
yakîndir. Yakîn, tasdîktir. Tasdîk, ikrârdır.
İkrâr, edâdır, yerine getirmektir. Edâ ise
ameldir.
Fazîlet, en iyi maldır. Cömertlik, en güzel
mücevherdir. Akıl, en güzel zînettir. İlim, en
şerefli meziyettir.
Adâlet, halkın dirliği ve düzeni, idârecilerin
süsü ve güzelliğidir.
Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten
koruyan, mü'min; kalbini şek ve şüpheden
temizleyendir.
İyilikle emretmek, insanların en fazîletli
amelleridir.
İffet; nefsin koruyucusu ve kinlerden
paklayıcıdır.
Sabır iki kısımdır; belâya sabır iyi ve
güzeldir. Bundan daha güzeli, harâmlara karşı
sabırdır.
Harâmlardan çekinmek, akıllıların şânı,
şereflilerin tabiatındandır.
Allah korkusundan dolayı göz yaşı dökmek, kalbi
nûrlandırır. Tekrar günâh işlemekten insanı
korur.
Yaptığı günâh bir işle öğünmek, o günâhı
yapmaktan daha kötüdür.
Ârifin, yüzü nûr ve tebessüm, kalbi
korku ve hüzün doludur.
Dünya; güzel, aldatıcı ve geçici bir serâb,
çabuk yıkılan bir dayanaktır.
Sevgi, kalblerin birbirine yakınlaşması ve
rûhların ünsiyetidir.
Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise
öfke ateşini körükler.
Mü'min, baktığında ibret alır. Bir şey
verilirse, şükür eder. Musîbet ve belâya
uğrayacak olursa, sabır eder. Konuşacak olursa,
Allahü teâlâyı hatırlatır.
Akıl, mü'minin dostu; ilim, vezîri, sabır,
askerlerinin komutanı ve amel ise silâhıdır.
Îmân ile amel, ikiz kardeş olup, birbirinden
ayrılmazlar.
Hased edenin sevgisi sözlerinde görülür. Kinini
işlerinde gizler. Adı dost, fiili düşmancadır.
Yumuşak başlı olanlar; en sabırlı, derhal
affedici ve en güzel huylu olan kimselerdir.
Allahü teâlâdan hayâ etmek, insanı Cehennem
azâbından korur.
Gaflet, insana gurûr getirir, helâke
yaklaştırır.
Mü'min, dünyaya ibret gözü ile bakar.
İhtiyâcı için karnını doyurur. Dünyadan
konuşulduğu vakit, nefret ve tenkid kulağı ile
dinler.
Fazîlet, gücü yettiğinde affetmektir.
Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir.
Kötü insan, hiç kimseye iyi zan
beslemez. Çünkü o, herkesi kendisi gibi görür.
Kâmil olan kimse, aklı, arzu ve isteklerine
galip gelendir.
Söz ilâç gibidir. Azı faydalı, çoğu zararlıdır.

