Adâletin timsâli ikinci büyük
halîfe:
Hz. ÖMER
Hz. Ömer bu sırada daha Müslüman olmamıştı. Bir gün, Resûlullah efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı. Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Harâm’da namaz kılarken buldu ve namazın bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i ekrem efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu.
Kalbim meyletti
Hattâboğlu Ömer, Peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi, sonradan şöyle anlatır:
“Dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayrân olmuş, niçin geldiğimi unutmuştum. Bu hâdiseden sonra, kalbimde İslâma karşı bir istek hâsıl oldu.”
Bu hâdisenin, Hz. Ömer’in Müslüman olmasında mühim te’sîri olmuştur. Çünkü kalbini yumuşatmış, Müslüman olmasına zemin hazırlamıştır.
Hz. Hamza’nın Müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehil, müşrikleri toplayıp dedi ki:
- Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen atalarımızın Cehennemde azâb gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi! Onu öldürmekten başka çâre yoktur! Onu öldürecek kişiye, yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!
Bir anda Hattâboğlu Ömer’in kalbinden, İslâma olan istek kayboldu ve yerinden fırlayarak dedi ki:
- Bu işi Hattâboğlundan başka yapacak yoktur.
- Haydi Hattâboğlu! Görelim seni! Bu işi senden başka yapabilecek kimse yoktur.
Hattâboğlu Ömer, kılıcını kuşanarak yola düştü. Giderken Nu’aym bin Abdullah’a rastladı.
Yolda Nuaym bin Abdullah kendisine sordu:
- Yâ Ömer, böyle şiddet ve hiddetle nereye gidiyorsun?
- Milletin arasına nifâk sokan, kardeşi kardeşe düşüren bir kimseyi öldürmeye gidiyorum.
- Yâ Ömer, güç bir işe gidiyorsun. Onun Eshâbı çevresinde pervane gibi dönmektedir. Ona birşey olmasın diye titremektedirler. Onun yanına yaklaşıp, zarar veremezsin!
Yakınlarınla uğraş
Bu söze çok hiddetlenen Hz. Ömer kılıcına sarıldı:
- Yoksa sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim.
Nuaym bin Abdullah cevap verdi:
- Sen benimle uğraşacağına, kardeşin Fâtıma ile enişten Saîd’in yanına git! Onlar, çoktan Müslüman oldular. Sen önce kendi yakınların ile uğraş!
- Hayır, onlar Müslüman olamazlar.
- Bana inanmazsan, git evlerine, kendilerine sor!
Bunun üzerine Hz. Ömer, kardeşini merak edip, öfkeyle hemen evlerine gitti. O sıralarda Tâhâ sûresi yeni nâzil olmuş, eniştesi Saîd ile kızkardeşi Fâtıma bunu yazdırıp, Hz. Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı.
Hattâboğlu Ömer, kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. Onu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, Hz. Habbâb’ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince sordu:
- Ne okuyordunuz?
- Bir şey okumuyorduk.
- Hayır, okuyordunuz. İşittiğim doğru imiş. Siz de O’nun sihrine aldanmışsınız!
Niçin utanmazsın?
Hz. Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı. Kardeşi, efendisini kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fâtıma’nın canı yanmış, kana boyanmış idi. Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak dedi ki:
- Yâ Ömer! Niçin Allahtan utanmaz, âyetler ve mu’cizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen de bundan dönmeyiz.
Sonra Kelime-i şehâdeti okudu. Hattâboğlu Ömer, kızkardeşinin bu îmânı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle dedi ki:
- Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın.
- Sen temizlenmedikçe, onu sana vermem.
Ömer bin Hattâb gusül abdesti aldı. Ondan sonra Fâtıma, âyet-i kerîme yazılı sahifeyi getirdi. Ömer bin Hattâb güzel okurdu. Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesâhatı, belâgatı, ma’nâları ve üstünlükleri kalbini gitgide yumuşattı.
(Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve yedi kat toprağın altındaki şeyler hep O’nundur) [Tâhâ: 6] meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı. Dedi ki:
- Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allahın mıdır?
- Evet, öyle ya! Şüphe mi var?
- Yâ Fâtıma! Bizim binbeşyüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde bir şeyi yok.Şaşkınlığı büsbütün artmıştı. Biraz daha okudu.
(Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir ma’bûd yoktur. En güzel isimler O’nundur) [Tâhâ: 8] meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşündü. Sonra dedi ki:
- Hakîkaten, ne kadar doğru.
Ömer ile kuvvetlendir
Habbâb bu sözü işitince, gizlendiği yerden fırladı ve tekbîr getirdikten sonra müjdeyi verdi:
- Müjde yâ Ömer! Resûlullah efendimiz Allahü teâlâya duâ ederek, “Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehil yahut Ömer ile kuvvetlendir, buyurdu. İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu.
Bu âyet-i kerîme ve bu duâ, Hattâboğlu Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen;
- Resûlullah nerede? Beni, Resûlullaha götürür müsünüz? dedi. Zîrâ kalbi, Resûlullaha tutulmuştu.
Ömer bin Hattâb’ın Resûlullahı görmek için yola çıktığı sırada, Resûl-i ekrem, Hz. Erkâm’ın evinde Eshâbına nasîhat veriyordu. Hattâboğlu Ömer’in geldiği, Erkâm’ın evinden görüldü. Kılıcı da yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın etrafını sardı. Hz. Hamza dedi ki:
- Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum.
Resûlullah
efendimiz buyurdu ki:
- Yol verin, içeri gelsin!
Îmâna gel yâ Ömer!
Cebrâil aleyhisselâm, daha önce, Ömer bin
Hattâb’ın îmân etmek için geldiğini ve yolda
olduğunu haber vermişti. Resûlullah
efendimiz, onu, tebessüm buyurarak
karşıladı. Ömer bin Hattâb, Resûlullahın
önünde diz çöktü. Resûlullah efendimiz, onu,
kolundan tutup buyurdu ki:
- Îmâna gel, yâ Ömer!
O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti
söyledi. Eshâb-ı kirâmın, sevinçten
söyledikleri tekbîr sesleri göğe yükseldi.
Hz. Ömer, Müslüman olduktan sonraki hâlini
şöyle anlattı:
“Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm,
müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini gizli
yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm ve
Resûlullaha suâl ettim:
- Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?
- Evet. Allahü teâlâya yemîn ederim
ki, ister ölü ister diri olunuz, muhakkak
hak üzerindesiniz.
- Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde,
müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o hâlde ne
diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i
İslâmı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve
daha lâyıkız. Allahü teâlânın dîni,
Mekke’de, hiç şüphesiz üstün gelecektir.
Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne
âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse,
kendileriyle çarpışırız.
Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak
gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiç
çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâmı
anlatmadığım bir müşrik topluluğu
kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım.
Kabûl buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı
çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük.
Safların birinin başında Hamza, diğerinin
başında da ben vardım. Sert adımlarla,
toprağı un edercesine, Mescid-i harâma
girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir
Hz. Hamza’ya bakıyorlardı."
Beni bilen bilir
Hz. Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehil
ileri çıkıp, “Yâ Ömer! Bu ne hâldir?”
deyince, Hz. Ömer hiç aldırış etmeden
Kelime-i sehâdet getirdi:
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh!
Ebû Cehil ne diyeceğini şaşırdı. Donup
kaldı. Hz. Ömer bu müşrik gürûhuna dönerek
dedi ki:
- Ey Kureyş! Beni, bilen bilir! Bilmeyen
bilsin ki, ben Hattâboğlu Ömer’im. Karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen
yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla
doğrayıp yere sererim!
Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, bir anda
dağılıp, oradan uzaklaştılar.
Böylece, ilk defa Harem-i şerîfte açıktan
namaz kılındı.
Hz. Ömer, haksızlık karşısında çok hiddetli
olduğu gibi, adâletin yerine getirilmesinde
de o kadar şefkâtli idi. Bu yüzden adâleti
ile meşhûr olmuştur.
Bir gün at satın almak istedi. Atı tecrübe
etmek niyetiyle biniciye verdi. Ata binen
kimse, koştururken, at tökezleyip kazâya
uğradı. Hz. Ömer atı satıcısına geri vermek
istediğinde, satıcı almadı. Sonunda durum,
Kâdî Şüreyh hazretlerine intikal etti. Kâdî
sordu:
- At, sahibinin izniyle mi koşturuldu?
Hz. Ömer dedi ki:
- Hayır, ben denemek için koşturdum.
Atı almak macbûriyetindesiniz
Bunun üzerine, kâdî şu hükmü verdi:
- Şâyet at sahibinin rızâsı ile
tecrübe edilseydi, sahibine iâde
edilebilirdi. Fakat, siz sahibinden izin
almadığınız için geri veremezsiniz, atı
almak mecbûriyetindesiniz.
Hz. Ömer;
- Hak ve adâlet husûsunda boynumuz kıldan
incedir, deyip atın bedelini verdi.
Hz. Ömer, sonu pişmanlık olan iş yapmazdı.
Onun zamanında, Müslümanlar İslâmiyeti İran
içlerine kadar yaydılar. İranlı meşhûr
kumandan Hürmizân, teslîm olmamak için çok
direndi, fakat hayatının tehlikeye girdiğini
görünce teslîm oldu. Hz. Ömer, huzûruna
çıkartılan Hürmizân’a sordu:
- Bize söyliyeceğin bir şey var mıdır?
- Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak
mıyım bunu bilmem lâzımdır.
- Konuş, sana zarar gelmiyecektir.
- Ey büyük halîfe, önceleri biz İranlılar
siz Arabları öldürüyor, zorla mallarınızı
ellerinizden alıyorduk. Ne zaman ki, Allah
size peygamber gönderdi. Ondan sonra bizim
üstünlüğümüz sona erdi. Siz azîz, biz zelîl
olduk.
Söz vermiştiniz
Hz. Ömer, Enes bin Mâlik’e sordu:
- Ne yapalım bunu?
- Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir
kalabalık vardır. Belki onlar, ileride
Müslüman olabilirler.
- Fakat o, Resûlullahın kıymetli
arkadaşlarını şehîd etti. Onu sağ bırakmamız
uygun olur mu?
- Yâ Ömer bunu öldürmememiz lâzımdır. Çünkü,
“Konuş sana benden zarar gelmez” diye söz de
vermiştin.
Hz. Ömer, kim tarafından söylenirse
söylensin, doğru sözü hemen kabûl ederdi.
Enes bin Mâlik hazretlerinin bu sözleri
üzerine, onu öldürmekten vazgeçti. Birçok
sahâbînin şehîd olmasına sebep Hürmizân'ın
hayatını bağışladı.
Bir müddet sonra da, Hürmizân Müslüman oldu.
Ayrıca onun vesîlesi ile birçok kimse îmâna
geldi. Hz. Ömer eski can düşmanını bile
maaşa bağladı. Çünkü adâlet bunu
gerektiriyordu. Adâlet, şahsî fikrin,
hissiyâtın üzerinde idi.
Hz. Ömer Şam’ı ziyâret ettiğinde, ordusunun
kumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri
büyük bir kalabalıkla karşıladı.
Hz. Ömer ile kölesi beraberlerindeki tek
deveye nöbetleşe biniyorlardı. Şehre
girişte, sıra köleye gelince, Halîfe
devesinden indi. Yerine kölesini bindirdi.
Devenin yularından tuttu. Ayakkabılarını
çıkarıp dereden geçti.
Hakîr bir kavimdik
Uzaktan bakan; deveye binmiş köleyi halîfe,
devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle
zannediyordu. Bunu gören Ebû Ubeyde bin
Cerrâh dedi ki:
- Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar,
Müslümanların halîfesini görmek için
toplandılar. Size bakıyorlar. Bu yaptığınızı
nasıl îzâh edebilirsiniz? Sizi köle
zannedecekler, küçümseyecekler.
Hz. Ömer buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü
işitenler, insanın şerefini, vâsıtaya
binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte
sanacaklar. Biz daha önce zelîl ve hakîr bir
kavimdik. Allahü teâlâ, bizleri
Müslümanlıkla şereflendirdi. Bundan başka
şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi zelîl eder,
herşeyden aşağı eder.
Bu şekilde şehre girdiler. Gerçekten bu
hareketi, onun şerefini küçültmedi, aksine
büyüttü. Biz bile 1400 sene sonra, burada,
örnek bir hareket diye anlatıyoruz. Eğer
tersi olsaydı, o zaman orada unutulup
gidecekti.
Halîfe Hz. Ömer, Şam'a gidiyordu. Şam'da
vebâ hastalığı olduğu işitildi.Yanında
bulunanların ba’zısı;
- Şam’a girmiyelim, dedi. Bir kısmı da;
- Allahü
teâlânın kaderinden kaçmıyalım, dedi. Halîfe
de buyurdu ki:
- Allahü teâlânın kaderinden, yine O’nun
kaderine kaçalım, şehre girmiyelim.
Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak
kayalığı olsa, sürüsünü hangisine
gönderirse, Allahü teâlânın takdîri ile
göndermiş olur.
İlk karantina
Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerini
çağırıp sordu:
- Sen ne dersin?
- Resûlullahtan işittim. “Vebâ olan
yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden,
başka yerlere gitmeyiniz, oradan
kaçmayınız!” buyurmuştu.
Halîfe de;
- Elhamdülillah, benim sözüm, hadîs-i şerîfe
uygun oldu, deyip, Şam’a girmediler.
Böylece ilk defa karantina uygulaması
yapıldı. Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın
yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar
çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz,
helâk olurlar. Vebâlı yerde, kirli hava
ya’nî mikroplu hava, vebâ basilleri,
herkesin içine yerleşince, kaçanlar,
hastalıktan kurtulamaz ve hastalığı başka
yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar.
Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiğinde, Hz.
Ebû Bekir’e ta’yîn edilen maaş kadar ücret
alıyordu.
Bu şekilde bir müddet devam edildi. Daha
sonra, Hz. Ömer, geçim sıkıntısına düştü.
Bu durumu gören, Eshâb-ı kirâmın
büyüklerinden ba’zıları toplanıp, bu durumu
görüştüler. Zübeyr bin Avvâm hazretleri
şöyle bir teklifte bulundu:
- Kendisine söyliyerek maaşını artıralım.
Teklifi bildirelim
Toplantıda bulunan Hz. Ali buyurdu ki:
- Bu teklifi kabûl edeceğini zannetmiyorum.
İnşâallah kabûl eder. Gidip teklifi
bildirelim.
Bu arada, Hz. Osman söz alıp buyurdu ki:
- Ömer’in hak ve adâlette ne kadar ta’vîzsiz
olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu teklifimizi
bizzat kendimiz değil, kendisini
kıramıyacağı birine söyletelim. Bunu, kızı
Hafsa’ya anlatalım, o teklif etsin!
Hz. Osman’ın bu teklifi uygun görülerek,
beraberce Hz. Hafsa’nın huzûruna vardılar.
Aralarındaki konuşmaları anlattılar. İsim
vermeden, yapılan teklifleri Hz. Ömer’e
bildirmesini istediler.
Hz. Hafsa babasının yanına varıp dedi ki:
- Eshâbdan ba’zıları, senin maaşını az
bulmuşlar. Bunun için maaşını artırmayı
teklif ediyorlar.
Hz. Ömer, bu teklife celâllenip sordu:
- Kimdir onlar?
- Fikrini öğrenmeden kim olduklarını
söylemem.
- Eğer kim olduklarını öğrenseydim, onlara
gereken cezâyı verirdim. Allahü teâlâya duâ
etsinler ki, arada sen varsın.
Sonra kızı Hz. Hafsa’ya sordu:
- Sen Resûlullahın evinde iken, Allahın
Resûlünün giydiği en kıymetli elbise neydi?
- İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri
onlarla karşılar, cum’a hutbelerini bunlarla
okurdu.
- Peki yediği en iyi yemek neydi?
- Yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi.
- Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde
yaygı olarak kullandığınız en geniş, en
rahat yaygı neydi?
- Kaba kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı.
Yazın dörde katlar, altımıza yayardık. Kış
gelince de, yarısını altımıza yayar,
yarısını da üstümüze örterdik.
Artanı muhtâçlara vereceğim
Daha sonra Hz. Ömer buyurdu ki:
- Yâ Hafsa, benim tarafımdan, seni
gönderenlere söyle! Resûlullah efendimiz
kendisine yetecek miktarını tespit eder,
fazlasını ihtiyâç sahiplerine verirdi.
Kalanı ile yetinirdi. Vallahi ben de kendime
yetecek olanını tespit ettim. Artanını
ihtiyâç sahiplerine vereceğim. Ve bununla
yetineceğim.
Resûlullah efendimiz, ben ve Hz. Ebû Bekir,
bir yol takip eden üç kişi gibiyiz. Onlardan
ilki nasîbini aldı ve yolun sonuna vardı.
Diğeri de aynı yolu tâkip etti ve O’na
kavuştu. Sonra üçüncüsü yola koyuldu. Eğer O
da öncekilerin takip ettiği yolu takip eder,
onlar gibi yaşarsa, onlara kavuşur ve
onlarla beraber olur. Eğer öncekilerin
yolunu takip etmezse, başka yoldan giderse,
onlarla buluşamaz.
Müslümanlar, bulundukları yerlerde oturan
gayri müslim halkı korumaları altına
aldıkları gibi, turist olarak gelen veya
ticârî maksatla gelmiş olan gayri müslimleri
de sınırları dâhilinde koruma altına
alırlardı. Onların zarar görmemesi için, her
türlü tedbiri alırlardı. Bunun geçmişte
sayısız örnekleri vardır.
Bize sığınmışlar
Meselâ, Halîfe Hz. Ömer zamanında, bir
ticâret kervanı gelip, gece Medîne’nin
dışına konakladı. Yorgunluktan hemen
uyudular.
Bu sırada, herkes uyurken, Halîfe Hz. Ömer,
şehri dolaşıyordu. Dolaşma esnasında bunları
gördü.
Hz. Ömer, Abdurrahmân bin Avf’ın evine
gelip, yatağından kaldırarak buyurdu ki:
- Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir.
Fakat, bize sığınmışlar. Eşyâları çoktur ve
kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların
bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları
koruyalım.
Abdurrahmân bir Avf cevap verdi:
- Çok iyi olur, çok güzel düşünmüşsün, hemen
geliyorum.
Sabaha kadar nöbetleşe, bu kervanı
beklediler. Sabah namazında mescide
gittiler. Kervanda bulunan bir genç, o
sırada uyanmıştı. Bunları takip edip,
arkalarından gitti.
Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın
Halîfe Hz. Ömer ile arkadaşı olduğunu
öğrendi. Gelip, arkadaşlarına şöyle anlattı:
- Arkadaşlar! Sabaha kadar iki Müslümanın
bizi bekleyip, eşyalarımızın çalınmasına
mâni olduğundan haberiniz var mı?
- Müslümanların başka işi yok da, bizi mi
koruyacaklar? Üstelik bizim Hıristiyan
olduğumuzu biliyorlar.
- Hem de kim korudu biliyor musunuz?
- Kimmiş?
- Müslümanların Halîfesi Ömer.
- Sen yanlış görmüşsündür. Halîfenin,
gecenin bu vaktinde burada işi ne? O
sarayında kuş tüyü yatağında yatıyordur.
- Sizin gibi önce ben de inanamadım.
- Sonra nasıl inandın?
- Sabah olup ortalık aydınlanınca, buradan
ayrıldılar. Ben de merak edip arkalarından
gittim. Câmiye girdiler. Yolda karşılaştığım
birisine, “Bu kim” diye sordum. “Halîfemiz
Ömer” diye cevap verdi.
Daha ne duruyoruz?
Bu konuşmaları dikkatle dinleyen kâfile
halkı, derin bir sessizliğe büründü.
Kimsenin konuşacak, birşey söyliyecek hâli
kalmamıştı.
Uzun süren bir sessizlikten sonra,
içlerinden biri sessizliği bozdu:
- Daha ne duruyoruz? Bu hâl İslâmiyetin
gerçek din olduğuna delil olarak yetmez mi?
Diğerleri de bu söze katıldılar. Roma ve
İran ordularını perişan eden, adâleti ile
meşhûr yüce Halîfenin, bu merhamet ve
şefkatini görerek, İslâmiyetin hak din
olduğunu anladılar ve seve seve hepsi
Müslüman oldular.

